|
TÜRK TARIMINI
TEHDİT EDEN TEHLİKE:
KÜRESELLEŞME
Dr. Cengiz ALDEMİR
Veteriner Hekim (Doktora)
İktisatçı (Mastır)
1990'lı yıllarda Sovyetler
Birliği'nin yıkılışı ile birlikte, küreselleşme ve dünyanın tek bir
merkezden idaresi fikri büyük bir yoğunluk kazandı. Esasen bu fikirler
20. yüzyılın başından beri bazı düşünürler tarafından dile
getirilmekteydi. Bu fiili durum, konunun etkili bir biçimde propaganda
edilmesinde etkili oldu.
Francis
Fukuyama, Alvin Tofler, Samuel Huntington ve Graham Fuller gibi CIA'ya
bağlı RAND cooperation yazarları yeni bir dünya düzeninin habercileri
olmaya soyundular. Bahsi geçen yazarlar ve benzerleri 1970'li
yıllardan beri yürütülen ekonomik boyutlu küreselleşme gayretlerinin
sosyal ve siyasi alt yapısını hazırlamak için kolları sıvadılar.
Geri kalmış ülkelerin geri
zekalı insanlarını işbirlikçi haline getirmek için yazılı ve görsel
medya araçlarından azami ölçüde istifade ederek büyük bir mesafe
kaydettiler.
Ondokuzuncu yüzyılda kolonyalizm etkiliydi. Bu yüzyıl sömürgecilerin
dönemi oldu. 20. yüzyıl ise dünyanın emperyalizmi tanımasını sağladı.
Soğuk savaş dönemi, iki emperyalist gücün mücadelesine sahne oldu. 21.
yüzyılda ise Küreselleşmenin acı yüzünün yaşanacağının göstergeleri
önümüzde duruyor.
Bu projenin
gerçekleşmesinde dünya ekonomisinin de banka sermayesinin de
gereğinden fazla büyümesi etkili olmaktadır. Üretken yatırımların
karlılığının az olması, mali sermayenin gereğinden fazla genişlemesine
yol açtı. Bu durum ise, küresel güç elde etmek isteyen uluslararası
sermayenin önündeki engellerin kaldırılmasını zorunlu kıldı.
Bu amaca
ulaşmak için; milli devletlerin ekonomi üzerindeki otoritesinin yerine
çok uluslu şirketlerin gelmesinin sağlanması gerekiyordu. Ülkelerde
iktidarları kuracak olan küresel piyasa olmalıydı.
Sermaye hareketlerinin
önündeki tüm engelleri kaldırmak için ülkemizde de aynı politika IMF
ve Dünya Bankası tarafından dayatıldı. Bunun en çarpıcı örneği ise
özelleştirme, devletin küçültülmesi, verimliliğin artırılması gibi
progandalarla ülke insanının yönlendirilmesiydi.
Devletin
küçültülmesi denirken, aslında Milli Ekonomi üzerindeki devlet
denetiminin kaldırılarak, küresel mali sermayenin giriş çıkış
serbestiyetinin getirilmesi amaçlanıyordu. Bu durum Milli Devlet'in
küresel mali sermayeye karşı bağımsızlığını azaltması anlamına
gelmekteydi.
1985 yılında Morgan
Guaranty Bank tarafından hazırlanan özelleştirme programı kırılgan,
küresel mali piyasaların ülkeye giriş çıkışını kolaylaştıran bir
plandı.
1991
Körfez Krizi sonrası ise adım adım bu amaç doğrultusunda ekonomik
politikalar uygulandı. 1999 yılındaki stand-by antlaşması devletin
iktisaden diz çökertilmesi senaryosunun son perdesi gibiydi. IMF
programının uygulanması sırasında yaşanan iki kriz de tamamen küresel
güçlerin Türkiye'ye hakim olma planının bir parçasıydı. Stand-by
antlaşması yapıldığında her iki krizin de çıkartılacağı küresel mali
piyasalarca öngörülmüştü.
Bu uygulamalar, özellikle
tarım sektöründe büyük gerileme ve çöküşün yaşanmasına neden olmuştur.
ABD ve AB Türkiye'de tarımsal desteğin kalkması doğrultusunda baskı
uygulamaktadır. Bizden desteklemelerin kaldırılmasını isteyenler kendi
ülkelerinde özellikle bu konuda büyük desteklemeler yapmaktadırlar.
Bugün
dünyada tarıma yapılan desteğin % 80'ini ABD, AB ve Japonya
yapmaktadır. AB'de 50 milyar dolar destek verilirken bizdeki 1,5
milyar dolar desteği çok bulmaktadırlar.
Ülkemiz insanlarının
dikkatinden kaçırılmaya çalışılan AB'inde kişi başına yapılan desteğin
Türkiye'dekinin 40 katı olduğu gerçeğidir. Bize tarımsal ürünlerinize
destek vermeyin, dışarıdan ithal edin politikasını yönlendirme
faaliyetleri hızla devam etmektedir.
Tütünde,
çayda, şekerde, fındıkta, tohumlukta ve nihayet gübrede yürütülen
küresel şirketlerin bu piyasalara hakim olma faaliyetleri her biri
ayrı bir araştırma konusudur. Ancak, burada süt ve et sektöründe
yürütülen çalışmalardan bahsetmeden geçemeyeceğim.
Hayvancılık sektöründe,
bir taraftan desteklemelerin kaldırılması, diğer taraftan damızlık
hayvanların ihracatına müsaade edilmesi (koyunculuk) ile yine dişi
damızlık hayvanların uygulanan yanlış fiyat politikaları nedeniyle
kesime sevk edilmeleri (sığırcılık) ortaya çıkan tabloda etkili
olmuştur.
Tarımsal
KİT'ler bu sektörde çok büyük önem arz etmekteydi. Örneğin
özelleştirme öncesi SEK kurumu kurulu kapasitenin % 27'sine sahip
olduğu halde özel sektörün bu alandaki tekelleşmesine engel
olabiliyordu. SEK'in özelleştirilmesi ile bu alan 5-6 firmadan oluşan
süt kartelinin insafına terk edilmiştir. Bunların hisselerinin büyük
çoğunluğu ise yabancı şirketlerin kontrolüne geçmiştir.
O sebeple, hayvancılık
sektöründe piyasanın oluşmasındaki etkili olan tarımsal KİT
statüsündeki kuruluşların elden çıkartılarak, yabancı şirketlere
teslim edilmesi ibret vericidir.
Bahsi
geçen tarımsal KİT'ler pazar payları düşük olmasına rağmen müdahale
alımları ile fiyat oluşturma, pazarda istikrarı sağlama
fonksiyonlarına sahiptirler.
EBK,
YEMSAN, SEK gibi kuruluşların devre dışı bırakılması üreticinin
maliyetine satış yaparken, piyasada oluşan süt kartelinin çiftçiye
ödediğinin 6-7 katı fiyatlarla tüketiciye satması sonucunu
yaratmıştır.
Bu dönemde
üretimden - pazara kadar Oligopol piyasanın kaldırılması ve tam
rekabet piyasasının geliştirilmesini amaçlayan hiçbir tedbir
alınmamıştır. Yürütülen bu özelleştirmeler sonucu önce yerli, daha
sonra ise yabancı şirketlere satışlar gerçekleşti. Bugün süt
sanayiinin yaklaşık % 60'ı yabancı şirketlerin eline geçmiş
bulunmaktadır.
Yukarıda ifade etmeye
çalıştığım gibi sistematik bir şekilde ekonomik yatırımlara muhatap
olan ülkemizin yeni politikalara ihtiyacı bulunmaktadır.
Ekonomik
dayatmalarla başlayan bu uygulamalar, siyasi yapımızın ve sosyal
yapımızın çözülmesi sonucunu doğurmaktadır. Parçalanmış bir sömürge
devleti konumuna gelmek istemiyorsak bu problemin üzerinde ciddi bir
biçimde durulmalıdır.
Milli
devlet anlayışı içinde kendi kaynaklarımıza dönerek müflis ve
dayatmalara boyun eğen bir konumdan kurtulmak zorundayız.
Hem
iktisadi, hem sosyal ve hem de siyasi manada yerli ve milli bir
anlayışla yeni politikalara ihtiyaç bulunmaktadır. Unutmamak gerekir
ki ülkelerin tarihi, coğrafyalarından kaynaklanmaktadır. Jeopolitiğin
emrettiği gibi bağımsız kalmanın yollarını bulmak zorundayız.
Bu da ancak, tam
bağımsızlık düşüncesini hedef almış, Milli Devlet fikrinin hakim
olduğu güçlü iktidarlarla yerine getirilebilir. Böyle bir siyasi
iklimin ortaya çıkması temennisiyle...
Kaynak: Türk
Veteriner Hekimleri Birliği Dergisi. Cilt: 2, Sayı: 3-4, Sayfa 8-9,
2002. |