|
GERÇEKLERİ GÖRMEK YA DA
GÖRÜNEN GERÇEKLER 2
Dr. Cengiz ALDEMİR
Veteriner Hekim (Doktora)
İktisatçı (Mastır)
Türkiye Cumhuriyeti
soğuk savaş dönemi içerisinde yaklaşık elli yıl süre ile dış
politikada büyük bir tembellik yaşadı. Bahsi geçen dönemde Varşova
Paktı ülkelerine karşı NATO şemsiyesi altında ABD ve Atlantik paktı
politikaları ile yetinen bir ülke görümünde oldu. NATO içerisindeki
ülkeler başta ABD olmak üzere Türkiye’nin değişmez dostları olarak
görüldü. Stratejik ortak yakıştırması bile yapıldı.
Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra ise müttefiklerimizin ya da
dost bildiklerimizin davranışları dahi ayaklarımızın yere değmesine
yetmedi. Oysa değişen dünya şartlarına göre küresel güçler dünyanın
yeniden düzenlenmesi için yeni politikalar üretmektedirler. Dağılan
Sovyetler Birliğinin terk etmek zorunda kaldıkları bölgelerde
stratejik boşluklar doğmuştur. Hakim güç tarafından bu boşlukların
doldurulması ve değişen dengelere göre yerkürenin tekrar yeni baştan
düzenlenmesi teşebbüsleri başlamış bulunmaktadır.
Tek kutuplu dünyada
hegemon güç konumuna gelen ABD bir taraftan stratejik boşlukları
doldururken öte taraftan yeni harita değişiklikleri planlarını
uygulamaya koydu. Bu planlara göre anlaşılan o ki stratejik ortak
Türkiye stratejik hedef haline geldi.
Yeni şekillenme ile ilgili olarak ünlü stratejik ve devlet adamı
Henry Kissinger; “Amerikanın dış politikaya ihtiyacı var mı?” isimli
yayınında yeni durumu şöyle ifade ediyordu. “Uluslararası ilişkiler
terimi aslında nispeten yakın zamanların bir ürünüdür. Çünkü
ulus-devlet’in kaçınılmaz biçimde örgütlenmesinin esas alınması
gerektiği anlamına gelir. Ancak, bu on sekizinci yüzyıl sömürgeci
Avrupa'sına yayılmış bir kavramdır. Ortaçağ Avrupa'sında yükümlülükler
kişisel ve gelenekseldi. Ne ortak bir dile, ne de tek bir kültüre
dayanmıyordu. Yönetenle yönetilen arasına bürokratik mekanizma
girmiyordu.
Bu ve benzeri
görüşlerle kendi düşüncesini zenginleştirmeye çalışan Kissinger, Ulus
devletlerin gelecekte dağılabileceğinin sinyalini vermektedir.
Geçmişin siyasetinin sağcılık – solculuk temelinde yapıldığını
geleceğin siyasetinin ise kimsin – hangi mezheptensin soruları
üzerinden yürütüleceğini ifade etmektedir. Bu siyaset anlayışının da
ulus kimliğini atomize ederek yeni küçük devletçiklerin şekillenmesine
sebep olacağını var saymaktadır.
Francis Fukuyama, Kissinger gibi düşünürlere göre, ulus devletlerin
daha küçük bileşenlerine ayrılarak koloni tarzında devletçiklerin
oluşması kaçınılmazdır. Bu duruma göre dünya halklarının küresel
imparatorluğun sadık köleleri haline gelmeleri kaçınılmazdır. Oysa,
Küreselleşme politikalarının hayata geçirilmesinden sonraki
uygulamalar bu düşüncelerin gerçekleşmeyeceğini ortaya koydu. Ulus
devletlerin zayıflatılarak otorite boşluklarının yaratılması sonucunda
uluslar arası terörizmin yaygınlaşması kaçınılmazdı. Ki bu süreçte tek
gerçeklik terörizm ortaya çıktı. Bunun yanı sıra küresel bir rol
oynayamayan ancak sömürgeleşmek de istemeyen ulus devletler ise daha
büyük birimler halinde bölgesel birlikler (Avrupa Birliği –ASEAN
gibi) kurmaya başladılar.
Küresel hegemon güç
ise kendi kontrolünde olan bu birliklere ses çıkarmazken, kürsele
bir alternatif oluşturma gayreti içinde olan birlikleri dağıtıp kendi
güdümünde yeni bölgesel birlikler oluşturmaya başladı. Güney
Amerika’daki Brezilya ve Arjantin'in öncülüğünde Paraguay ve Uruguay'ın
kurucu ortak olarak katıldığı Güney Amerika ekonomik birliği olan
“Mercosur” kuruldu. Bu birlik için Fransız Başbakanı Jack Chricac
Avrupa ile Güney Amerika birliği kurularak yeni bir küresel aktör
oluşturulmasını önerirken, Brezilya Devlet Başkanı Cordes “FTAA bizim
için bir seçenektir. Oysa, Mercosur bizim kaderimizdir.” diyordu.
Ancak, bu durum fazla uzun sürmedi. Böyle bir birliğin küresel oyunda
yerinin olmadığını düşünen ABD önce Arjantin’de daha sonra Brezilya'da
ekonomik kriz yaşanmasına yol açtı. Arjantin ekonomisi çökertilirken
Brezilya ekonomisi IMF güdümünde kurtarılarak IMF’ye yüklü miktarda
borçlandırıldı. Sonuçta, Güney Amerika’daki kontrolsüz iktisadi
birlik kurma teşebbüsü “NAFTA” ve “Mercosur” ekonomik birliklerini de
kapsayan FTAA ekonomik alanının oluşturulması ile sonuçlandı.
Asya
ve Doğuda da Afganistan’ın işgaliyle başlayan Irak’ın işgaliyle devam
eden faaliyetlerin hangi maksatla yapıldığının ipuçlarını yukarıdaki
satırlarda bulmak mümkündür. Bütün dünya da kendi isteğine göre yeni
bir düzen kurmak için kolları sıvayan hegemon güç ulus devletlerin
içinden de müttefik yardakçılar bularak emellerini daha kolay
uygulamaya sokmak için her türlü faaliyeti yürütmektedir. Aldatma ve
kandırma ile isteklerinin gerçekleşmemesi halinde ise güç kullanmaktan
çekinmemektedir.
Ülkemizde Osmanlı
İmparatorluğu’nun son döneminden itibaren küresel güçlerce ülkemizde
kök budak salmaya çalışan, ancak Türk Milli devletinin kuruluş
felsefesini daima karşısında bulan bundan sonra da bulacak olan iki
anlayışın son dönemde tekrar gündeme gelmiş bulunmaktadır. Her iki
görüşte Türkiye’nin Küreselleşmenin bir kolonisi haline getirilmesi
için faaliyet göstermektedir.
Basın ve medyanın da desteğini alan bu düşman kardeşler Türkiye
Cumhuriyetinin sömürgeleşmesi için mücadele vermektedirler.
Osmanlının yıkılış sürecinde de aynı akımlar, benzer bir faaliyet
göstermişlerdir. Anglo Sakson güdümlü Prens Sabahattin’in başını
çektiği Liberaller, Osmanlıda bir taban oluşturamadıkları için İslam
siyaseti yapan guruplarla temas kurmuşlardır. Gerçekten de Kıbrıs ta
bulunduğu sırada İngilizlerle organik bağ içine giren Derviş Vahdeti
İttihat ve terakki Teşkilatına karşı İttihadı Muhammediye örgütünü
kurduğunda en yakın destekçisi Prens Sabahattin’in başını çektiği
liberaller olmuştur.
Bahsi geçen
olaydakinin bir benzeri bu günkü Türkiye’de yaşanmaktadır. Liberal 2.
Cumhuriyetçilerle – Siyasal İslamcıların ittifakı Osmanlı
İmparatorluğunun son günlerinde yürütülen kökü dışarıda faaliyetlerle
birebir benzerlik göstermektedir.
Liberal – Siyasal İslamcı ittifakının sözcüleri, Kıbrıs gündeme
geldiğinde Denktaş’ı suçlamakta yarışırlarken, Irakta cereyan
edenlerin yorumunda Türk tezleri yerine Amerikan tezlerinin en hızlı
savunucuları haline gelmektedirler. Ege’de ise Yunan ağzı ile
Türkiye’yi suçlamaktan geri kalmamaktadırlar.
Dış politikada Türk
Devletinin tezlerine saldırmak moda haline gelmiştir. Küresel hegemon
gücün Türkiye ile ilgili her türlü istek ve arzularının yerine
getirilmesi için yarışa giren bir yaklaşım hakim bir görüş haline
getirilmeye çalışılmaktadır. Önümüzde duran Kıbrıs sorunu buna en
güzel örnek teşkil etmektedir.
Koro
halinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’a
gaddarca saldıranlar, EOKA’cı Papadopulos'la ilgili küçük bir söz dahi
sarf etmemektedirler.
Bu gurupların
“Kıbrısta Çözümsüzlük, Çözüm değildir” sloganları haline gelmiştir.
Çözümden ise Kıbrıs’ı Yunanlılara vermek kastedilmektedir. Süslü
cümlelerle Türk Milletinin gözünden kaçırılmaya çalışılsa da durum
Kıbrıs’ın Enosis idealine kurban edilmesidir.
Kıbrıs
adasının Türk Milli menfaatleri açısından önemi dikkate bile
alınmazken, İngilizlerin adadaki üslerinden hiç söz edilmemektedir.
ABD'ye Kıbrıs’ta üs verilmesinin faziletleri dile getirilmektedir.
Kıbrıs’ın 1878
de Türk hakimiyetinden çıkmasından sonra İngilizlerden sürekli adanın
Yunanistan’a bağlanmasını talep eden Rumlar bu süre zarfında Türklere
devamlı saldırılarda bulunmuşlardır. 1931 deki Rumların İngilizlere
karşı ayaklanmasında da 1955 kanunsuz Plebisitinden sonraki
ayaklanmada da gerçek zarar gören Türkler olmuştur.
Rumların
1951 yılında Enosis amacıyla önce PEON örgütü adıyla teşkilatlanması
(ki daha sonra bu örgüt 1954 de EOKA adını almıştır) sonucu Türklere
karşı saldırılar sistematik hale gelmiştir. Bu yer altı örgütünün
Türklere yönelttikleri saldırılarda binlerce Türk öldürülmüş kadınlar
ve çocuklar tecavüze uğramıştır. Bütün bu haksızlıklara rağmen
Türkiye’nin yardımları ile ancak 1957 yılında Türk Mukavemet Teşkilatı
kurulabilmiştir.
1974 Barış
Harekatı da yine bilindiği üzere Nikos Sampson’un darbesi sonrası
Türklere yapılan saldırı ve imha hareketlerine karşı
gerçekleştirilmiştir. İşte bu nedenle, Kıbrıs Türkünü 1974 öncesine
döndürecek ve Kıbrıs’ı enosisleştirecek Anan Planının anlaşma haline
getirilmesi kabul edilemez.
Bütün
gerçekler Türk Milletinin gözünden kaçırılmaya çalışılmaktadır. Kıbrıs
Türkünün hakkını korumaya çalışan Denktaş anlaşmaz, uzlaşmaz adam
olarak gösterilmeye çalışılmaktadır.
Irak’ta da,
Ege’de de aynı oyun oynanmaktadır. Türk Devleti hiçbir konuda kendi
menfaatlerini koruyamaz hale getirilmeye çalışılmaktadır. Avrupa
Birliğine girmemiz için iç politikada sosyal çözülmeyi hızlandıran
yasalar reform adı altında çıkartılırken, dış politikada her konuda tavizkar olunmaya zorlanmaktadır. Brezinski’nin ifadesiyle Türkiye’ye
tam bir “havuç – kamçı” politikası uygulanmaktadır.
Avrupa
Birliğini bir Kızıl Elma ideali haline getirmeye çalışanlar
Türkiye’nin dış politikada başka bir seçeneğinin olmadığı iddiasını
yaymaktadırlar. Oysa Türkiye bu konjonktürde bir çok yeni dış politika
seçeneklerine sahiptir.
Avrasya’nın
anahtarı konumunda bulunan Türkiye ile birlikte olmak isteyenler
Türkiye’ye karşı daha ölçülü bir politika izlemek zorundadırlar. Aksi
halde Türk Milleti onursuzluğa asla tahammülü olmayan bir millettir.
Her türlü şer oyununu bozmaya muktedirdir. Yeter ki Milli
menfaatlerine uygun hedefleri gösteren yöneticilere sahip olsun.
Yüce
Türk Milletinin en kısa sürede içinde bulunduğu gayrı milli
yönlendirme ve kolonileştirme politikalarından kurtulacağına olan
inancımız tamdır. Geçmişte her türlü ihanete rağmen Türkiye
Cumhuriyetini kuran Türkler bugün de bu oyunları bozabilecek sağduyu
ve imana sahiptir. Geleceğin daha aydınlık olması dileğiyle…
Kaynak: Türk
Veteriner Hekimleri Birliği Dergisi. Cilt: 3, Sayı: 3-4, Sayfa 8-9,
2003. |